içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

O ILGIN AĞACI
 
Anadolu’nun bir köyü...
Dağların koynunda, rüzgarın sözüyle konuşan üç beş hane.
Zaman orada ağır yürür, su değirmeninde döner, dumanla savrulur.
Uzun sözün kısasını, deliyle divane söyler.
Bir gün, gökyüzünden düşmüş gibi bir genç geldi köye.
Kimdir, necidir bilen yok, nereden geldiğini soran yok.
Köyün o sıralar bir sığırtmaca ihtiyacı vardı.
“Varsın olsun" dediler, “bizim garip davarımıza da sahip çıksın.”
Kendisinin tavuğu bile yoktu ama köyün bütün naharını o güdüyordu.
Adını kimse bilmezdi, lakabı Garip Çoban kaldı.
Derken bir gün bu garip gönül bir yangına tutuldu.
Köyün zengin ağasının kızına vuruldu.
“Ulan oğul" dediler, “sen garipsin. Sen kim, ağa kızı kim?”
Ama gönül bu, ne duvar dinler ne ferman.
Garip Çoban, dere kıyısından bir kamış kopardı.
Yedi delikli bir kaval yaptı, sevdasını o deliklerden üfledi.
Kavalın sesi, köyün üstüne akşamın dumanı gibi çökerdi.
Bir gün, o sesin yankılandığı tepelerden haber geldi.
Ağa kızı, çayın öte yakasındaki ağanın oğluna verilecekti.
Köyde düğün kuruldu. Zurnalar inledi, davullar dövüldü.
Kırmızı kuşak bağlandı, gül dalına kına yakıldı.
Gelin ata bindi, “ya nasip” dedi.
Ama nasip, o gün suyun öte yanındaydı.
Deli çay coşmuş, köprüyü yutmuştu.
Ne gelin geri dönebilir, ne alay bekleyebilirdi.
“Deh!” dediler atın yelesine.
At birkaç adım attı, sonra suların hışmına kapıldı.
At bir yana, gelin bir yana savruldu.
Çayın kıyısında çığlıklar, feryatlar…
Ama kimse suya girmeye cesaret edemedi.
Bayırın tepesinden olan biteni gören Garip Çoban,
yel oldu esti, sel oldu aktı.
“Savunun bre gavatlar!” diye bağırıp suya daldı.
Geline uzandı, yakaladı da tam çektiği anda
bir dalga geldi, ikisini de yuttu.
Ne o çıktı sudan, ne de gelin.
Ertesi yaz, o çayın kıyısında iki ılgın ağacı yeşerdi.
Biri beyaz çiçekler açtı, biri pembe.
Köylü dedi ki:
“Şu pembe çiçekli bizim murad almamış gelinimizdir,
ak çiçekli de Garip Çoban’dır.
İkisi de o derede kök saldı, birbirine bakar durur hala”
Homeros’un İlyada’sında, Akhaların atlarını bağladıkları ağaçtır ılgın.
Rüzgarı sever, suyu arar, tıpkı deniz tanrısı Poseidon gibi.
Bir söylenceye göre, Poseidon, ölümlü bir kıza aşık olmuş, ama kız fırtınada boğulmuş.
Tanrı onu kurtaramamış, saçlarından bir tutam alıp toprağa gömmüş ve oradan ılgın ağacı çıkmış.
O günden beri ılgın, deniz rüzgarını çağıran, sulara ağlayan bir ağaçtır.
Belki de o yüzden, Garip Çoban’la gelinin hikayesi
her bahar rüzgar estiğinde yeniden anlatılır.
Bir ılgın beyaz açar, öteki pembe ve çay kıyısında suyun şarkısı hiç susmaz.
Bu yazı 1347 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum