içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

DARAĞACI VE SARAY
 
Kaderin ipleri, 1960’ların sonunda, kadim İstanbul’un yorgun sokaklarında düğümlenmişti.
Zaman, sanki bir fırtına öncesinin sessizliğini taşıyordu. Ankara’nın bozkırından gelen bir delikanlı vardı; adı Deniz Gezmiş.
Gözlerinde fırtınalı denizlerin hırçınlığı, kalbinde ise sömürülmemiş bir dünyanın düşü gizliydi.
Diğer yanda Kayseri’nin vakur sessizliğini taşıyan Abdullah Gül. İnancın ve geleneğin kalesi saydığı değerlerin nöbetindeydi.
​İstanbul Üniversitesi’nin taş duvarları, sadece ders notlarına değil, bir ulusun ikiye bölünmüş ruhuna da şahitlik ediyordu.
Biri Hukuk kürsüsünde adaleti sokaklarda aramayı seçen bir öğrenci lideri, diğeri İktisat koridorlarında nizam-ı alem düşleyen bir Akıncı...
​1968’in Temmuz sıcağı, sadece havayı değil, vicdanları da kavuruyordu. Boğaz’ın mavi sularına, bir hançer gibi saplanmıştı Amerikan 6. Filosu.
Yanki postalları, İstanbul’un iffetini ve onurunu çiğnerken; Beyoğlu’nun ara sokaklarında emperyalizmin kirli gölgesi dolaşıyordu.
​İşte o an, tarih bir turnusol kağıdı gibi ayrıştı.
Bir yanda Nazım’ın çocukları, "Tam Bağımsız Türkiye" nidasıyla barikatlara koşuyor; diğer yanda Necip Fazıl’ın nesli, ideolojik bir kör dövüşün içinde hasmını yanlış yerde arıyordu.
Manşetler kan kusuyor, kışlalarda nefret ekiliyor, "Amerika'yı sevmeyen komünisttir" ezberleri zihinlere kazınıyordu.
Üniversite, barut kokulu bir rüyanın eşiğindeydi.
​O gün, iki grup karşı karşıya geldiğinde susan sadece akıldı. Taşlar havada uçuşurken aslında geleceğin umutları parçalanıyordu. Fikirlerin yerini alan sopalar, aslında aynı toprağın evlatlarını birbirine yabancılaştırıyordu. Okul duvarına asılan o keskin cümle "Faşistler Giremez", Abdullah Gül'ün eğitim hayatına altı aylık bir perde çekerken, aslında bir kuşağın arasına aşılmaz duvarlar örüyordu.
​Yıllar, acımasız bir rüzgar gibi geçti üzerinden bu toprakların. Zaman, her iki tarafa da farklı maskeler, farklı sonlar hazırlamıştı.
Denizler ve Fikir Kulüpleri, emperyalizmin dev gölgesine karşı birer kibrit çöpü gibi yandılar. Kimi işkence odalarında sessiz bir çığlık, kimi kör bir pusuda yarım kalmış bir şiir oldu.
6 Mayıs 1972 sabahında, üç fidan darağacında rüzgara karşı dururken; aslında bir kuşağın dürüstlüğü ve bağımsızlık tutkusu kurban ediliyordu.
Milli Türk Talebe Birliği, o günlerin genç akıncıları, devletin koridorlarında birer birer boy gösterdiler. Abdullah Gül devletin en zirvesine, Cumhurbaşkanlığı makamına yürüdü. Yanındaki yol arkadaşları bakanlık koltuklarını, meclis kürsülerini ve devletin anahtarlarını kuşandılar. Sistem, bir tarafa celladın ipini, diğer tarafa devletin mührünü layık görmüştü.
​Bugün geriye bakıldığında, 54 yıl önce darağacına yürüyen o gençlerin son sözleri, bir kehanet gibi boşlukta asılı duruyor.
​"Türkiye'de gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır."
​Bu cümle bir tarafın trajik sonu ile diğer tarafın görkemli yükselişi arasındaki o derin, felsefi uçurumun adıdır. Bir yanda vatanı sevmenin bedelini canıyla ödeyenler, diğer yanda vatanı yönetmenin konforunu yaşayanlar...
​Tarih, sadece kazananların yazdığı bir masal değildir. Bazen de kaybedenlerin onurlu sessizliğinde saklı duran en büyük hakikattir.
Bu yazı 66 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum