içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Gün, Zülfü Livaneli dostlar…
 
"Seher yeli çık dağlara,
Güneş topla benim için..."
Bu bir Türkiye'nin, kitapları en çok satan yazarının hikâyesidir dostlar...
"Leylim Ley" demeden;
"Karlı Kayın Ormanı"ndan,
"Kan Çiçekleri"nden,
"Yiğidim Aslanım"dan bahsetmeden...
Okulda defterine, sırasına, ağaçlarına yazdığı gibi ve istediği hep;
"Eyyy!. Özgürlük!..." demeden henüz...
Evet dostlar, bildiniz! Bu; vatan sevgisinin kaleme alınmış ve yaşarken henüz anlayalım diye yazılmış bir Ömer Zülfü Livanelioğlu hikâyesidir...
Zülfü Livaneli, 78 yaşında…
*****
Zülfü Livaneli'ye; şarkıcı mı demeli, yazar mı, şair mi? Besteci yönünden mi bahsetmeli? Senaristliğinden mi, müzisyenliğinden mi, yönetmenliğinden mi? Hepsi dostlar, hepsi...
Kitapları en çok okunan yazar. Toplumsal sorunların âkil insanı... Yakın tarihimizi en iyi anlatan, kendi deyimiyle hicveden; gülüşüyle ve kıymetli varlığıyla sıcacık hissettiren bir güzel ADAM...
Hep ölünce mi anmalı değerlerimizi, anlamaya çalışmalı? İşte orada; duruyor tüm insanlığıyla, yüreklere dokunuyor hâlâ ve yaşıyor. Ve hâlâ üretiyor.
*****
O'nun yaşam öyküsü, bir bakıma Türkiye'nin de hikâyesi aslında. Çok partili yaşamdan bugüne; sadece müziğin, edebiyatın değil, siyasetin de...
O, toplumsal acıların hafızası aynı zamanda...
*****
Gün, Zülfü Livaneli dostlar…
20 Haziran 1946'da, dört çocuklu ailenin en büyüğü olarak, Konya'nın Ilgın ilçesinde doğar Ömer Zülfü... Savcı Mustafa Sabri Bey'den olur da güzeller güzeli Şükriye'den doğar. Dedesi Zülfü Bey ve O'nun da babası Ömer Bey'den alır ismini...
Livanelioğlu soy ismini ise dedelerinin geldiği Artvin - Yusufeli – Livane Sancağı'ndan...
Zor bir doğumdur. Doğumunu şöyle anlatır Livaneli: Minicik doğmuşum, 1 kilo 100 gram. Ve boynuma kordon dolanmış. Ebe doğurtmuş tabi. ‘Mordoğum’, yani ölü doğmuşum. Ebeannem döndürmüş beni hayata...
*****
1940 Ankara Hukuk Fakültesi mezunu Mustafa Sabri Livanelioğlu'nun ilk görev yeridir Konya'nın Ilgın ilçesi... Mustafa Sabri Bey'in Adliye'deki savcı odası bir konağın bahçesine bakar. Sarı saçlı, güzel mi güzel bir genç kız. Dikkatini çeker Mustafa Sabri Bey'in... Görür görmez âşık olur. İzler izler de, gider istetir en sonunda. Evlenirler...
Mustafa Sabri Bey’in tayini çıktığı için Ömer Zülfü'nün doğumunda Fethiye'dedir. Çok geçmeden aile Fethiye'ye taşınır. İlkokula gidene kadar çocukluğu bu güzel deniz kenarında geçer. Ömer Zülfü; ilkokula babasının bundan sonraki tayin yerinde, Amasya'da başlayacaktır.
O günleri de şöyle anlatır: Amasya'da Yeşilırmak kıyısında bir evimiz vardı. Çok yağmur yağardı eskiden. Yağmur yağardı ve Yeşilırmak taşardı. Tabi, bizim ev de...
İlkokul 1. ve 2. sınıfı Amasya'da okur. Aile, Ömer Zülfü'nün İngilizce öğrenmesini ister. O zaman Türkiye'de, ilkokul düzeyinde tek İngilizce eğitimi veren Ankara'daki Maarif yani TED Koleji'ne yollarlar. “Yani” dedim fark ettiyseniz dostlar. “Maarif” Arapça bir kelimedir. Zengin Türkçe’mizde “eğitim öğretim sistemi” anlamına gelir. Ne gerek var yabancı kelimelere? Amaç ne? Türkçe konuşmak gerekir.
Neyse, biz dönelim mevzumuza. Ömer Zülfü, hâkim dedesi Zülfü Bey ve babaannesinin yanına; Ankara'ya... Sonrasında da tüm tahsil hayatı Ankara'da geçecektir Ömer Zülfü'nün...
*****
Bütün yaşamına oturacak, sanat ve edebiyatın izleri okul döneminde oluşur. Amasya'da henüz ilkokul 1. sınıfta; okuma yazmayı söker sökmez, babası Ömer Zülfü'yü kendi adıyla 3 dergiye abone yapar. Çocuk Yuvası, Pekoss Bill, Köroğlu...
Bu okuma serüveni ve sanat sevdası, Ömer Zülfü'yü hayat boyu terk etmeyecektir. Amasya'daki sinemanın savcı locasında da, hayranlıkla izlediği filmlerden sinema sevdasına tutulur bir de...
Müzikle tanışması ise bir hediyeyle başlar. Ve o hediye, tüm yaşamını değiştirir adeta. Ankara'da babası sınıf geçme hediyesi olarak bir bisiklet almaya karar verir Ömer Zülfü'ye... Fakat tam o zamanlarda Bahçelievler'de bir trafik kazasına tanık olur. Bir kamyon çarpmıştır bisiklete. Ve bisikleti süren genç, oracıkta ölür. Çok etkilenir Mustafa Sabri Bey ve bisiklet almaktan vazgeçer.
Oğlunun kendisi gibi Anadolu kültürünü yaşatmasını istediğinden, bir saz alır karne hediyesi olarak. Başlar sazını tıngırdatmaya Ömer Zülfü. Hoşuna gider... Kurslar, çok çalışma ve Allah vergisi yeteneğiyle birleşir. Ve sazıyla; Anadolu müziğini, Batı müziğiyle harmanlar.
Bu konuyu şöyle anlatır Ömer Zülfü: Dünyayı kategorilere, çekmecelere bölmek doğru bir şey değil. Karacaoğlan gibi, Âşık Veysel gibi dünyanın imrenerek izlediği çok büyük değerlerimiz var. Kendi değerlerimizin farkına varmalıyız.
*****
“...Kendime kastım Ali.
Dağlara küstüm Ali.
Dar günümde dostum Ali...”
13 yaşındayken bir yaz tatilinde, babasıyla birlikte Çorum Adliyesi'ne 2 ay kalacakları bir teftişe gider Ömer... Mecitözü ilçesinde müzikten ve sazdan söz açılınca, bir Başkâtibin oğluyla bir saz ustasına giderler. Burada ustanın curayı, Şelpe tekniğiyle çaldığını görünce hayran olur. Ankara'ya dönerler. O sazı anlatır çevresindekilere hep. Peşine düşer o sazın... Ulus Hamamönü'nde, Yusuf Erenler diye bir saz ustasına götürürler bu sefer. Usta bu sazı yapar. Bu sefer curayı tıngırdatmaya başlar Ömer... Arpej gibi farklı birkaç teknikle birleştirir ve kendine özgü bir tarz geliştirir.
*****
Henüz 14 yaşındayken 1960 ihtilali olur. Çocuk haliyle anlamaz ne olduğunu Zülfü... Ailesi Halk Partili olmasına rağmen Halk Parti Kadın Kollarında olan babaannesi bile Adnan Menderes asıldığında hüngür hüngür ağlamıştır. "Vicdanları yaralayan şeyler yaşandı" diye anlatır o günleri Ömer Zülfü, o hiçbir zaman büyüyüp kirlenmeyen çocuk yüreğiyle...
*****
Ardından 12 Mart darbesi...
Lise yıllarında tanıştığı bir subay kızı olan Ülker hanımla o garip zamanda evlenir. Mimlenmiştir artık. Defalarca gözaltına alınır. Kendisinin tabiriyle, ‘komik suçlamalarla, ağır suçlarla’ hapis yatar.
İlaç mümessilidir o zamanlarda. Ve Trabzon'da ilaç mümessilliği yaparken, oradaki halktan biri, sözde örgüt kurmaktan ihbar eder Zülfü Livaneli'yi... Örgütün adı "Titrek Hamsi"dir.
Komik değil mi? Ama gerçek. Gerçek ve acı. O günleri özetler adeta. Bizim toplumsal bir yaramızdır bu. Kendimizle değil, hep başkalarıyla ilgileniriz. Ulaşamadığımıza, yetemediğimize; çamur at, izi kalsın...
O örgütün sözde Genel Sekreteri Zülfü Livaneli'dir. Bir başka iftira ise ‘uçak kaçırma’ olayı... "Deniz'ler asılmasın" diye imza toplayan; o zamanlarda imza toplamaktan suçlama yapılamadığı için, bu imzayı toplayan, aralarından seçecekleri tüm gençlere iftiradır bu...
Ve bu sözde örgütün üyeleri; Zülfü Livaneli, Altan Öymen, Uğur Mumcu, Erdal Öz, Emil Galip Sandalcı ve tüm "Deniz'ler ölmesin" diyenlerdir. Bu iftirayı yapanlar ise malûm, "Deniz'ler ölsün" diyenler...
Tabi ki yapışmaz bu suçlama. Çünkü ortada öyle bir şey yoktur. Ama rahatsız eder. ‘Ya tutarsa’ ve korkutma amaçlıdır.
Bu coğrafyada hele bir üret, hele sürüden farklı bir şey söyle, boyun eğme, güce biat etme, dik dur; yanında önce çekememe sonra her türlü ayak oyunu, baskı, zulüm bedava. Hep de daima…
İnsanlık ve gelişim adına, sanat adına bir üretim yapılamayacak karanlık zamanlardan biri daha...
*****
O zamanın diğer tüm aydınları ve içinde bulunduğumuz zamanın, pırıl pırıl yıldızı parlayan gençleri gibi, yurt dışına gitmeye karar verir Ömer Zülfü Livaneli de... Eşi Ülker hanımla birlikte İsveç Stockholm'a giderler. Üniversiteye kayıt yaptırıp, burslu okurlar. Ve devletin öğrencilere sağladığı üniversite evlerinde kalırlar.
Zülfü, müzik ve felsefe okur. Eşi Ülker ise, pedagoji...
Karakterinin ve yeteneğinin fark edilmesi uzun sürmez. Girişimcidir de aynı zamanda. Film müzikleri yapmaya başlar Ömer Zülfü...
İlk film müziğini, İsveç Televizyonu'nun kısa film yaptığı Yaşar Kemâl'in "Bebek" hikâyesi için yapar. Uzun metrajlı ilk film müziğini ise Tunç Okan'ın "Otobüs" filmine...
Yerli yabancı yaklaşık 40 film müziği yapar. Dolmuş taşmış, üretmeye başlamıştır artık.
1973'te de ilk albümünü yapar. "Deniz'lere ağıttır" bu albüm, Zülfü Livaneli'nin kendi tabiriyle; idam edilen, hayatları ellerinden alınan tüm gençlere ağıttır...
"İşte geldik gidiyoruz!
Biraz çakılından aldık.
Hoşça kal kardeşim benim!"
Deniz'lere ağıttır ve Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklanmasına rağmen, kasetlerle milyonlarca çoğaltılarak cuntaya karşı ses olur. Türkiye'deki öğrenciler, yürüyüşlerinde hep bu ağıtları söyler.
*****
Ardından hapishanede bir katilden öğrendiği ve derlediği, "Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz" albümünü yapar. Ve Yaşar Kemâl'in sözlerini yazdığı; Zülfü Livaneli tınılarıyla birleştiğinde hep ve sonsuza kadar ağız dolusu eşlik edilesi "Merhaba" albümü gelir peş peşe:
"Dünyanın ucunda bir gül açılmış,
Efil efil esen yele merhaba!
Karanlığın sonu bir ulu şafak,
Sarp kayadan geçen yola merhaba!"
Yine bir Türk edebiyatçısı, sanatçısı, şairi, yazarı, aydını; hasret kaldığı vatanından uzaklarda en verimli çağlarını yaşayıp, hasret çeke çeke, tüm dünyanın izlediği ve imrendiği üretimler yapmaktadır.
Tüm dünya izler ve imrenir üretimlerden ama vatan hasreti gittikçe büyür içinde. Ve kararını verir Zülfü Livaneli. 1978'de vatanına, Türkiye'ye döner.
Türkiye yine karışıktır...
Döner dönmez, "Nâzım'ın Türküsü" albümünü çıkarır. Bu albümde bir şarkı vardır ki; dediğim gibi yine hâlâ ağız dolusu söylenen ve insanlık tarihi var olduğu sürece, yürek dolusu söylenecek bir türküdür: Karlı Kayın Ormanı...
Kayın ormanları arasındaki Stockholm'deki evinin yanında bir kış günü yürürken, kendisi gibi vatana hasret Nâzım'ı düşünerek yazdığı bir şiirdir:
"Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım; elini ver, nerede elin.
Memleket mi, yıldızlar mı, Gençliğim mi daha uzak?
...Yedi tepeli şehrimde,
Bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
Ne de düşünmek ölümü..."
*****
Yılmaz Güney'le tanışıklığı bu döneme rastlar. Yılmaz Güney, İzmit'te ceza evinde yatmaktadır. Zülfü Livaneli ile tanışmak ister. Birkaç arkadaşıyla birlikte İzmit'e gider Zülfü Livaneli... Tanışırlar, görüşürler yoldaşlar...
Yılmaz Güney'in "Sürü" filminin müziğini, imece usulüyle hiç para almadan yapar.
Ve 12 Eylül darbesi gelir...
Yine baskılar, yine zulümler; diğer tüm değerlerimiz gibi, yurt dışına çıkmak zorunda kalır. Bu sefer Fransa'ya gider. Hapisten kaçan Yılmaz Güney'le; Paris'te, bir dağ köyünde buluşurlar. Bu buluşmadan da yine Yılmaz Güney'in "Yol" filminin müzikleri çıkar.
Tanındığı, sevildiği, sayıldığı bir ülkededir ama yine vatan sevgisi ve hasreti ağır basar. 1984 yılında Türkiye'ye döner. Döner dönmez, İstanbul'da çok büyük bir kalabalığa konser verir. Ve özlediği halkıyla buluşur.
Müziğinde, yazılarında, şiirlerinde; kısacası yaptığı tüm üretimlerde, toplumsal olayların izi vardır.
*****
"Yaşamak görevdir bu yangın yerinde.
Yaşamak, insan kalarak!..
Yaşamak; bu yangın yerinde,
Her gün yeniden ölerek!..
Zalimin elinde tutsak,
Cahile kurban olarak.
Yalanla; kirli havada,
Güçlükle soluk alarak!..
Savunmak gerçeği, çoğu kez.
Yalnızlığını bilerek!..
Korkağı, döneği, suskunu
Görüp de; öfkeyle dolarak!..
Toplanıyor ölü arkadaşlar;
Her biri, bir yerden gelerek!..
Kiminin boynunda ilmeği,
Kimi kanını silerek!..
Kucaklıyor beni Metin Altıok.
‘Aldırma’ diyor, gülerek!..
Yaşamak görevdir bu yangın yerinde.
Yaşamak, insan kalarak!.."
2 Temmuz 1993'te, Sivas'ta, Madımak Katliamında yitirilen canlara, yakın dostu Ataol Behramoğlu şiir yazar da, Zülfü Livaneli de besteler o şiiri...
Alın size "Yangın Yeri..."
O yangın yerinde, dostlarını kaybetti Zülfü Livaneli...
Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Behçet Aysan, Asım Bezirci, Hasret Gültekin, Âşık Nesimi ve niceleri...
Karanlığa düştü gövdeleri de; türkü yakan elleriyle, şiir okuyan dilleriyle yandı yandı kül oldu, niceleri daha yitip gitti.
Ya insan odaklı fikirleri? Özgürlük ana temalı düşünceleri? Mümkün mü? Mümkün mü; fikirlerin, düşüncelerin yitip gitmesi? Hâlâ anıyoruz işte! Hâlâ yüreğimizde yaşıyor hepsi...
*****
Fransa'daki Ağca duruşmalarına Türkiye'den gelen gazeteciler; Örsan Öymen, Güneri Civaoğlu, Uğur Mumcu, her geldiklerinde, Paris'te Zülfü Livaneli'ne uğrarlar.
Bir gün yine, bir Uğur Mumcu'nun ziyaretinde sohbet, "Ne olacak bu memleketin hâli" kıvamında ilerlerken; Zülfü Livaneli, Uğur Mumcu'ya Nâzım için yeni bestelediği "Yiğidim Aslanım"ı dinletir.
Bu yazı 10702 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum