içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

ÖZTORUN DÜŞEVİNDEN KURBAN HİKÂYESİ SIRAT KÖPRÜSÜNÜ DÖRT NALA GEÇİYORUZ…

 

   Her kurban bayramında koyun puzzle’ı oynuyorduk. Geçen sene ki puzzle oyunumuzu, parça eksikliği yüzünden tamamlayamamıştık. Oyunu ailecek kaybettiğimiz için bu sene puzzle oynamaktan vazgeçtik. 

   Kurban bayramı boyunca kapıya, evde yokuz diye yazdık ki, sürekli kapı zili sesinden mustarip olmayalım diye. 

‘Şimdi ne alakası var puzzle ile kurban bayramının?’ Diyeceksiniz.

   Çok alakası var oğlum!

   Komşulardan gelen etlerin birleşiminden koyunu tamamlama oyununu puzzle oyununa benzettiğimiz için, puzzle’ın sözlük anlamı da bulmaca olduğundan ve her kurban sabahı kimden et gelecek, dana mıdır, koyun mudur? Derisi midir, gerisi midir? Gibi sorularımızdan dolayı biz buna kurban puzzle oyunu dedik.

   Geçen yıl puzzle’ın  parçalarını birleştirmek için ortaya küçük bir leğen koymuştuk. Onu da puzzle tahtası gibi görmüştük. Bayramın ilk günü, akşam olmuştu ve ne gelen vardı, ne de giden! 

   Akşam kapı zili çaldı. Annem; “Ben size demedim mi? Millet akşama kadar kurbanı kesecek, paylara bölecek, dinlenecek, ardından paylar dağıtılacak. Ancak akşamı bulur bu iş, dedim mi, demedim mi?” diyerek, kapıyı açtı.

   Gelen komşumuz, peynirci Hasan amcanın eşi Hatice teyzeydi. Küçük bir poşete sarılı olan kurban payını anneme uzattı. Annemle bayramlaştı. Biz üç çocuk sıraya girdik ve Hatice teyzenin şişman elinden öptük. İki kelam sonra gitti.

   Ben poşeti kaptım ve koyunun ilk parçası geldi, bilin bakalım neresi? Diye kardeşlerime sordum. Bilenin mükâfatı gelen payın en büyük parçasının onun olmasıydı. Kardeşim, koyunun budunun üst kısmından bir parçadır dedi. Poşeti açtım, herkeste meraklı bir sessizlik! 

   Gelen pay, koyunun kuyruğunun çeyreğinin çeyreği bir yağ parçası ve içinde bir tike et!

Kebap şişine taksan bir kuşbaşı parçacığı!

Diğer kardeşim; ‘Yağ mı lan o?’ Diye sordu.

  Annem güldü. ‘Oh, oh ne güzel! Yağı iyice eritirim, dolma içine bir parça koyarım, mis gibi kokar yemek.’ Dedi ve yağı elimden alıp, leğene koydu. Yarına kadar puzzle tamamlanır.’ Dedi. 

   Bayramın üçüncü günü olmuştu. Koyunun bir başı, bir de kuyruğunun çeyreğinin çeyreği vardı küçük leğenin içinde. Kriminoloji uzmanlarını çağırsak, gövdesine dair bir delil bulamazdı.

   Bu nedenle Ateist oldum lan! Artık siz düşün kaygısına! Kardeşlerimde deist oldu. Bu yılın sonunda da ateist olacaklar. Annem de seneye peşimizden gelir. Belki din olgusundan uzaklaşmamak için Hristiyan olur.

   Bu sene annemin ağzını yokladım. “Evin içinde birinin Allah korkusu olması lazım” dedi.  Bazen kafası karışıyor. Hristiyanlarda kurban kesmek yokmuş diyor arada bir! Bakacağız artık, neye karar verecek!

   Bu yıl kurbanlığın en ucuzu iki bin TL’den başlıyormuş. Asgari ücretli bir vatandaş nasıl kessin kurbanı? Diye söylendim.

   Kardeşim, “Üç aylar orucuyla ancak dengelenir, buna da Allah’ın adaleti denir.” dedi. Kardeşim, bir ay borçlan, üç ay aç kal tolere edersin mantığıyla olaya sofistik yönden bakıyordu. 

    Ne bir ay borçlanması lan? Kurbanı on iki ay taksitle alsan yine açsın oğlum!

   Elektrik, su, doğal gaz, telefon faturası derken, millet mokuyla boncuk oynama durumuna gelmiş, ne kurbanı?

    Faşizmin ve kompradorların tezgâhında kurban seçilmişken onca halk, kurbanlık insan, kurban mı kesecek demezler mi adama?

   Ekmeğin aslanın  ağzında olması edebiyatı vardı ya bir ara! Gözü kara halkımız, aslanın ağzından ekmeği de alırız, felsefesinin doğurduğu zamlara direniriz psikolojisi de tükendi.

Lokma artık çakalın götünde saklı! Hadi onu da  çıkar oradan da, gör tokmağı! Kolun gider yeminle...

   Kutlamıyorum oğlum kimsenin bayramını! Hem olaya niye farklı yönden bakmıyor, niye düşünmeyi ve sorgulamayı bilmiyorsunuz?

   Peygamber oğlunu kesmesin diye son dakika kurban yetiştiren melek, “Dur yapma, kesme oğlunu! Allahım yasakladı.” diyemez miydi? 

   Hem Peygambere o acıyı bir an bile yaşatmaz, hem de kesilmek üzere olan oğula korku dolu adrenalin yaşatmazdı. Katil olacaktı Peygamber! Korku filmi yazarı olan Stephen King’in aklına gelmez, böyle bir adrenalin!

   Tenekeci Kazım’ın karısı anneme; “Bu yıl danaya giriyoruz, biz az verdik parayı, bize az pay verirler.” Demiş. Yani et istemeyin diyor.

   Zenginlerin güdük Ayşe’si de; ayol demiş, amaç kan akıtmaksa bir dücace kesin demiş. Annem telaşla eve geldi.

 “Oğlum dücace ne demek?” Dedi. Dücace keselim dedi.

Gittim sözlüğe baktım dücace Osmanlıca bir kelime, tavuk demekmiş. Çıldırmak üzereyim! Hangi Milat’a ışınlandık oğlum? Artık Türkçe de konuşmuyor millet lan!

Hepsi Arap’ın yağı, hepsi Padişahın sol başağı olmuş gibi!

   Bırakın bu vicdanınızı rahatlatmak için her yıl gösteri niyetine sergilediğiniz ayak oyunlarını...

   Bu mu sevap? Bu sevapla mı Sırat Köprüsünü dörtnala geçeceksiniz oğlum?

   Komşulardan gelen et parçası sizin olsun. Sizden biz sadaka ikramiye de beklemiyoruz.

   Bu mu sevap?

   Zenginin, yoksulun ağzına bir parmak bal çalması mı?

   Bırakın bu vicdanınızı rahatlatmak için her yıl gösteri niyetine sergilediğiniz ayak oyunlarını...

   Emeğimizin karşılığını verin oğlum!

Hikâye: Ayça Öztorun

Bu yazı 113 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum